|
 |
|
Kadirga 2008 |
|
Merhaba...
Web Siteme
geldiğiniz için sevindim...
Zaman akıp
gidiyor. Zaman gibi akabilmek gerek. Yaşamın güzelliklerine,
güzellikler üreterek katabilmek gerek.
Anıları
yazmak bunlara çok uygun, denemenizi öneririm. Yaşlanmanın ifadesi
değil anı yazmak, birikimin ifadesidir. Her yaşta yazılabilir. Bir
tür günlük işte...
Yeni
anılarda buluşmak dileği ile...
Mustafa SAĞLAM
|
ütük'te komar cicegi
- 2007 |
|
ACABA
YAŞADIK MI?
ÜZÜM PEKMEZİ
Çocukluğumdan kalan izlerden bazılarını anımsamaya çalışıyorum
da tadı damağımda kalan günleri anlatmak… Sanki anlatınca tadı
kaybolacakmış gibi düşünüyorum bazen. Hayalimde yaşıyorum
hala.. Nerede eski günler?
Üzüm pekmezi yapmak için Ağılağzından Boğuntuya kadar
herkesin ormanı, tarlası veya fındıklığında bulunan ağaçlarda
batum üzümü asması bulunurdu. Üzüm yemek serbestti ağaçlardan.
Zamanı gelince de imeceyle üzümler toplanır, sepetlerle evlere
taşınırdı. Üzüm toplayıcılar başka, sepet taşıyıcılar başka
olurdu. Toplama bitince de küfelerde ve pekmez tavasında
üzümler ezilirdi. Ateş yakılır, üzüm suyu tavaya dökülür ve
kaynamaya başlardı. Benim çok hoşuma giden üzümü ayakla
ezmekti. Küfeye üzüm doldurulur. Mustafa gel dendi mi gel
keyfim gel. Üzümü ayakla ezerken çıkan sesler hoşuma giderdi.
Üzüm bitince ya da yorulunca ben yatardım.
Pekmez tavası kaynamaya devam ederdi. Sabah kalkınca ilk işim
tavaya bakmak olurdu. Pekmez kaynamaya devam eder ne zaman
yenecek hale gelecek diye merak ederdim. Merakımı gidermek
için beklerken hayvanları alır otlatmaya götürür, akşama
gelince pekmezin piştiğini görür tadına bakardım.
Daha fazlasına izin yoktu. Pekmezi, pekmez küpüne koyar, kış
gelmesini beklerdik. Kış gelince de nardak yapar bitene kadar
içerdik. Küp bitince gelecek seneye hazırlık yapacağız, yine
üzüm toplayacağız diye çocukça sevinir, yenilere
hedeflenirdik.
Şimdi batum üzümü korsan oldu kayboldu. Bunun nedeni nedir?
Bizi eski geleneklerimizden koparan, hızlı değişimi başlatan
nedir. Hayat mı hormonlaştı, ürünler mi?
Bununla ilgili anılarım zaten sınırlı. Diğerlerinde olduğu
gibi.
|
|
MISIR SOYMA
Günümüzdeki çaylıkların çoğu çocukluğumuzda mısır tarlası idi.
Bahar gelince tarlalar bellenir, tohumlar ekilir, ot kazılır
ve mısırın büyümesi beklenirdi. Mısır tarlaları arasında
salatalıklar ekilir ve biz de kimin tarlasında iyi salatalık
var diye takibeder, salatalık aşırmaya topluca giderdik.
Yiyebildiğimizi yer, yiyemediklerimizi de taşla ezerdik.
Mısırlar olgunlaştığında da mecilerle ya da sırayla mısırlar
toplanır, evlere taşınırdı.
Taşınan mısırlar da akşamları yine mecilerle soyulurdu. Bu
sırada çeşitli oyunlar oynanır, türküler söylenir fıkralar
anlatılırdı. Soyulan mısırlar çötenlere konulur, kurumaya
bırakılırdı. Ya da bir kısmı fırınlarda kurutulur, fırın
darısı yapılırdı. Çötendeki mısırlar da kışın sopalarla
dövülür, çuvallara konulurdu. Ya da darı ambarına konulurdu.
Bizim evin girişinde sol tarafta un ambarı, darı ambarı ve
pekmez küpü ile turşu küpü bulunurdu. Benim hoşuma giden de
darı ambarından darı almaktı. Un ambarındaki un bitince, darı
ambarından darı alınır, taşıyabileceğimiz kadarı torbaya
doldurulurdu. Sonra ver elini değirmen. Biz çoğunlukla
topaluğun değirmenine giderdik. Yakın olduğu için. Ayrıca
değirmende Yusubun Hasan Dayı olurdu. Şakaları ve sohbeti için
Hasan Dayı’nın yanına giderdik. Değirmenin çalışmasını, çarkın
dönmesini ve taşı nasıl döndürdüğünü anlatırdı Hasan Dayı.
Birlikte unu öğütür, gebiççi payını bıraktıktan sonra evin
yolunu tutardık.
Birdahaki sefere kadar. Bazen de Hacı Hafızın değirmenine
giderdik, ama bize uzaktı. Zorunlu olursa giderdik. Hatta
mağara değirmenine bile gittiğimiz olurdu. Birçoğuna giderken
yanımda bazen Muharrem de olurdu. Ne de olsa yaşıtım oydu ve
en yakınımızdı.
Yapılan işlerin bazıları meci usulü ile yapıldığından,
şakaları ve hareketleri hoşumuza giderdi. Bazen meci yemekli
olurdu ve bizim de hoşumuza giderdi.
Bugün mısır tarlaları ekilmez oldu. Yerine çay, fındık ya da
yeni moda kivi görmeye alıştık. Böylece geleneklerimiz de
değişmeye başladı. Nerede o yarış halinde ekin ekmeler. Nerede
İbrahim Abinin (İpek) kavalı. Nerede eski tarlalar. Kavalcıyı
bulsak bile ekin ekecek tarla nerede? Tarlayı bulsak ta
ekinciler nerede. Hadi bulduk diyelim kim seyredecek
ekincileri? Sevgili köyüm. Senin bağrını çokça deldik
kazmayla. Ama bu kazma darbeleri beynimizde kaldı. Kayboldu
tarlalar. Çaya ve kiviye teslim olduk.
Artık istesek te yakalayamayız o günleri.
|
|
ÜTÜK
TEPESİNDE AKŞAM
Kaç yaşlarında
olduğumu
hatırlamıyorum. Belki
altı, belki yedi. Ama
bildiğim bir şey var,
daha babam ölmemişti.
Ütük çimeninde çimen
parçalarından ve taşlardan göl yapardı büyükler, seyrederdi
küçükler. Yeterince su topladığına inanıldığında da dalardı
bizim uşaklar çamurlu suya. Sonra da ufak uşaklara sıra
gelirdi.
Biz daha ne olduğunu anlamadığımızdan suya nasıl
gireceğimizi bilemezdik.
Yine böyle bir ütük akşamına doğru büyükler yüzmeyi
bitirdikten sonra gittiler. Yanımda kimlerin olduğunu
anımsamıyorum ama biz de soyunduk girdik çamurlu gölümüze.
Akşama az kalmış herkes hayvanlarıyla birlikte köyün yolunu
tutmuştu. Ben giyinememiş ama yanımdaki arkadaşlarımın
gittiğini anlamış, ağlamaya başlamıştım.
Biraz sonra Şakir Abim
benim yanıma gelmişti.
Sonrasını ve eve nasıl
geldiğimizi
anımsamıyorum. Ama,
üşütmüş olduğumu ve
babamın yöntemleriyle
tedavi olduğumu
anımsıyorum. Günlerce
evden çıkamamış ama
yaptığım işin
pişmanlığını oyundan
uzak kaldığım için
unutamıyorum.
Bu davranışımın
izlerini halen
taşımaktayım.
|
|
SİSDAĞI GÜNLERİ
Çocukluğumun Sisdağı Yaylası.
Sisdağı Yaylası
Obamız, ormanlar arasında bir yerdi. Obanın hemen yanı
başında başlardı ormanlar. Sisdağı yamaçlarında ise
ineklerimizi
otlatırdık.
Her soluğumuzla çam kokuları ile dolardı ciğerlerimiz. Sular
ise pırıl pırıldı.
Sisdağı
Yaylasındaki ilk yılımızda Temelin Ali’nin evinde kaldık. Bu
ev Belen Çimeni kıyısında idi. Küçücük çimenlikte sis
bastırınca yolumu kaybeder, evi bulamazdım. Zamanımız günlük
işlerle geçer, köyden gelenlerin yolunu gözlerdik. Onlardan
meyve beklerdik. Yayladaki en büyük zevkimiz, köyden gelen
meyveleri yemekti. Başrolde taflan ve armut gelirdi. Bir de
sabahları süt içmek.
Ben yayla evinin değişmez elemanı, büyükler ise sırayla
değişirdi. Her değişimde evin de havası değişir, bu değişiklik
benim de hoşuma giderdi. Komşularımız ise Çanakkale Kızı
yengem ve Şarlı Kızı yengemlerdi. Onlar anam geldiği zamanlar
sohbete gelirlerdi. Ben bu yıllarda kemençeye çok meraklanmış
ve oyuncak kemençeler yapmakla uğraşırdım. Hani ya Erkek
Su’daki kahve yanında az dinlememiştim Ramis’i. Evlerin
damından hartama çalar, tehlikeyi göze alarak at kuyruklarını
yolar ve kemençemi yapardım. Sesini daha duymaya fırsat
kalmadan akşam olur, eve götüremezdim kemençeyi, gizlerdim.
Günahtı kemençe çalmak, anama göre. Gizlediğim yeri bulur
kırardı oyuncak kemençemi anam. Ben de kırık parçalara bakar
ağlardım. Anlamazdım anamın kırdığını, çocukları suçlardım.
Yaylada en çok amcamların Muharrem’i özlerdim, onlar kadırgaya
giderdi . O yüzden günler çabuk geçsin isterdim.
1963 yazında ise, obanın tam ortasında
Kadının Hüseyin’in evinde kaldık. Bu yılda komşular değişikti,
ama olsundu. Köydeki komşularımızın dışındaki köylülerimizle
yakından tanışmış olur, bu durum hoşuma bile giderdi. Ev
ahşap, tek katlıydı, çoğunluk çam kütüklerinden yapılmıştı.
Evin kapısından girişte sağ tarafta hayvanlar yatar, sol
tarafta ise bizler kalırdık. Karşı sırada ise iki raftan
oluşmuş terek ve kazanlar dururdu. Bizi ise hayvanlardan ağaç
duvar ayırırdı. Hayvanların üst kısmı ise yarım kat gibiydi.
Sularımızı ise tahta kufalarla taşırdık. Sabahları yayığımızı
yayar, yiyeceğimiz yağı ayırır, kalanını yağ küleğine koyar,
biriktirir, köye gönderirdik. Ya da Sis Pazarında satardık.
Evimiz obanın ortasında olduğu için yabani
hayvan korkumuz azdı ama yine de geceleri dışarı çıkmaya
korkardık. Kalaycıoğlu İsmail’lerin bir boz köpeği vardı.
Herkes korkardı ama, yine herkes bu köpeği severdi. Çünkü
çoğunluğu çocuk olan obanın en iyi bekçisiydi bu köpek.
Gündüzleri bağlıydı ama geceleri kral da, aslan da oydu.
Dayanışma ve yardımlaşma çok iyi idi bu
yıllarda. Bir hayvan kaybolsa herkes onu aramaya giderdi.
Gecenin bir vaktinde ormanın yalnızlığında bulur getirirlerdi
hayvanı. İki defa da bizim ineğimiz kaybolmuştu da
bulunduğunda ne sevinmiştim, anlatamam. Ya da sarı avudan
yiyen ineklerimiz zehirlenirdi de birilerinde tuzlu hamsi veya
turşu mutlaka bulunur, hayvan da kurtulurdu.
Bu yılın otçu zamanı yaşanan ölümlü bir
olay (detaylarını anımsamıyorum) bozmuştu obanın havasını. Ama
yaşam devam ediyordu ve yaşanmak zorundaydı Sis Dağının sisli
günleri. Yayladaki günlerimizin en güzel yanı ise her hafta
değişen nüfus, birilerinin gidip, birilerinin geldiği ve her
yeni gelenin getirdiği havaydı.
Bazı cumartesi günleri Sisdağı Pazarı'na
gider, kavurma kokuları arasında horoncuları seyreder ve
Örümcek Boğazı’ndan çıkar, obamıza girerdik. Baca veya hartama
aralarından çıkan dumanları seyreder, obanın büyüklüğü ile haz
duyardım bazı günler. Bir de Sisdağı’nın,
obamıza
bakan yamacındaki büyük kayanın üstüne çıkmaktan hoşlanırdım.
İkinci yılda da evin değişmeyeni bendim.
Ama bu yıl kemençe merakım azalmıştı. Günah olduğu yönünde
çok telkin almıştım demek. Yayla sezonu bitiminde herkes
grup, grup köye yollanırdı. Biz de en son grupta yer alır, dağ
yoluna veya Ütük’e geldiğimizde biraz mola verir, Ütük’te
Hüsnü amcamların evinde bir hafta daha kalırdık. Ondan sonra
köye gelirdik. Yayla sezonu da bitmiş olurdu.
Yayla
sezonu biterdi ama işler bitmezdi. Daha üzümler toplanacak,
pekmezler yapılacak, gazeller süpürülecek ve kışa eksiksiz
girilecekti. Çötende mısırlar, küplerde turşular olmazsa
olmazdı. Kışın en çok turşu kavurması ve nardak olurdu
evlerde. Şimdiki çocuklar ve gençler bunun hayalini bile
kuramazlar ya... Yaşamanın tadı başkaymış zamanının o
günlerinde...
Şimdi Sisdağı Obamız yakılıp yıkılmış.
Bahçe duvarları bile yok. Yolları ot kaplamış. Gidenler
Sabri'nin suyuna konuk oluyorlar. Ya da Erkek Suya çıkıyorlar.
Belki Paldırlı suya. Ormanları mı? Çamlar eşkıya olmuş çıkmış
dağlara. Yeni başlanan ağaçlandırma çalışmaları, can vermeye
başlamış oralara.
Artık
yürüme gittiğimiz yerlere,
günümüzde arabalarla gidiliyor. Değişiklik hep iyi olamıyor
ki. Bu bozmuş diye düşünüyorum yaylalarımızı?
Özlediklerimizi; ne olursa
olsun, yeniden yaşamak çok güzel. Yaylalara doyulmaz...
|
|
ÜTÜK
GÜNLERİ
Çocukluğumun Türkelli köyü hayvancılık ve
yaylacılık yaşamının tadına doyulmaz günleri ile doludur.
Sabah olup, uykudan kalktığımızda yemeklerimizi yer havanın
durumuna bakar hayvanları önümüze katar yola gönderilirdik.
Yola çıkarken çentimizde günün menüsü bir şişe katık, bir
mısır ekmeği, soğan ya da çökelik olurdu.
Nereye gideceğimize büyükler karar verir
bizler de uymak zorunda kalırdık. Ama ben en çok ütük
tepesini sever oraya gitmek için can atardım.
Neden mi? Çünkü orada arkadaşlarımız olur,
hayvanları ortaklaşa güder, bol bol oyun oynardık. Hayvanları
gözlemek için sırayla nöbet tutar, diğerlerimiz oyun oynardı.
Bizler de eğlenirdik.
Ama kıttı ütük tepesinde otlar. Hayvan
boldu. Ot bırakmazdılar ki. Hayvanlar da doymazdı. Karınları
ince olurdu akşamleyin. Sevmezdi büyüklerimiz ütük tepesini ve
ince karınlı hayvanları. Ama bilmezdiler ya da bilmek
istemezdiler bizim oyun oynamak istediğimizi. Ağılağzı,
boğuntu gibi yerlere gönderilirdik zorunlu olarak. Oralarda
ağaçtan başka arkadaş yoktu bizlere. Ben çoğunlukla yalnız
giderdim buralara. Arkadaş önemli değil, hayvanların karnı
doysun yeterdi. Zaman öyle isterdi bir de büyükler.
Yerlerimiz, amcamlarla yan yana olduğundan
hayvanlarımızı da beraber otlatırdık Muharremle. Ama Muharrem
çoğunlukla olsa da her zaman yoktu. Ben de ağaçlarla, aynalı,
kumaş ve sakarla konuşurdum yalnız kalınca. Çantamdaki mısır
ekmeğini bitirmez, paylaşırdım hayvancıklarımla. Onlar da
beni bırakmaz çağırdığımda yanımda biterlerdi. Kandırırdım
onları. Onlar da benden ayrılmazlardı. Yıllar geçtikçe çentimin içinde kitaplar olur, onlarla arkadaş olurdum
yalnızlığımda. Altmışlı yıllarda kitap okumayla da yarışırdık.
Bir kitap elden ele dolaşırdı köyümüzde. Okumak için sıraya
bile girerdik.
Ben ağılağzında ya da fidillik altında
hayvan otlatır, ütükten gelen çocuk çığlıklarını dinlerken
kahrolurdum. Ama katlanmak zorundaydım. Anam öyle demişti.
Hayvanların karnı doymalıydı. Onların karnı doydu muydu
keyfimiz gıcırdı. O gece temiz bir uyku çekerdim, görevini
yapmış bir aile ferdi olarak. Bir de ertesi güne hazırlanarak.
Bunca yıla rağmen, ütük oyunları aklımdan
çıkmaz. Halen özlemini duyarım çocukluğumun yaşanmamış
yıllarının. Şimdi diken kaplamış oraları. Tıpızların dili olsa
da söylese. Haceluğun Mustafa buralara doyamadı diye.
Şimdi mi ? Şimdi o günlerin hayalini
bile kurmak artık lüks Bursa’nın Uludağ eteklerinde.
|
|
 |
|
KADIRGA YOLLARI
1964
yılı yazında Kadırga
Yaylası’na gitmeye
karar verildi.
Hazırlıklar yapılmaya
başlandı.
Bu sefer Çadır Düzü’ndeki kendi evimize gidecektik.
Yol uzundu ama olsundu, Kadırga’daki ilk yılım olacaktı.
Yaylaya köyümüzün yaşlıları ve çocukları arabayla gidecekti.
İlk defa arabayla uzun yolculuğa çıkacaktım. Ben çok
heyecanlıydım. İnekler yıkanmış, temizlenmiş, süsleri
hazırlanmıştı. Yolculuk gecesi hazırlıklar tamamlandı, yoldan
gidecekler uğurlandı. Bizler yoldan gidemedik diye üzüldük.
Ama büyükler doğrusunu bilirlerdi.
Göç karadan yola
çıkmıştı. Arabayla gidecekler ise iki gün sonra yola
çıkacaktı. Böylece yaylaya birlikte varmış olacaktık. Arabaya
nereden bindiğimizi anımsamıyorum. Akkese Köyü’nden Bilal
Balta’nın pikabının arkasında yerlerimizi aldık. Yola
koyulduk. İlk yolculuğumda beni araba tuttu. Çok rahatsız
oldum, çevremi de rahatsız ettim galiba. Yolculuğumuz
sıkıntılı, rahatsız edici oldu. Yollar çok bozuk, oturağımız
ise tahtaydı. Yolculuğumuzun sonunda Kefli Obası’nın yanına
geldik. Ondan sonrası yaya gidilecekti. Çünkü yolumuzu kar
kesmişti.
Kefli obasının
yanında tepeden yola çıktık, Kızılağaç Obası’nı geçtik. Aynı
gün obaya vardık. Evler temizlenmiş, onarımlar yapılmış, biz
de akşam olmadan eve varmıştık. Sıcacık sütümüzü içtik,
yattık. Rutin günlerimiz başlamış oldu. Sabah kalktığımızda
bir tas sıcak süt karşılıyordu bizi. Sonrası bizler hayvanları
gözetleyerek oyunumuzu oynuyor, gerekirse su taşıyor, tezek
toplayarak zamanımızı geçiriyorduk. Üç tekerli tahta
arabamızla oyunlar oynuyor, su taşıyorduk. Zamanımızın nasıl
aktığını bile anlamaıyorduk.
Kadırga’daki evimiz
düzgün yapılıydı. Evin mevkisi güzeldi. Duvarlar taştan,
çatısı hartama, ahır ise alt katta, girişi ayrıydı. Yani
hayvanlarla ayrı kapıyı kullanmak hoşuma gitmişti. Tahta
döşeme düzgün, ahır kokusunu duymuyorduk. Öğrendim ki; evin
ustası babammış. Ondan düzgünmüş. Ev kalabalık olduğu zaman
yatak sıkıntısına ot yatağı çözümü bulunuyordu. Otlar serilir,
üzerine çul veya dastar örtülür, yorganı üzerimize çektik
miydi, güzel bir uyku bizi beklerdi ot kokuları arasında.
Günler geçince tezek
toplama işi yeterli olmazdı. Hem miktar, hem de kalori
bakımından. Bu nedenle odun satın alırdık. Bazen at yüküyle,
bazen de komşular atın tayını paylaşırdık. Yoksa tezekle süt
kaynamazdı. Odun ateşi gerekirdi, bir de ekmek pişirmeye. Hava
soğuk olduğu zamanlarda ateşin karşısında oturur, sohbet eder
ya da oyun oynardık.
Hayvanları
gezdirirken bazen uzaklara giderdik. Ama fazla uzaklaşamazdık.
Sis korkusu burada da vardı. Yolumuzu kaybetmekten korkardık.
Pazarlığın alt tarafındaki caminin yanında oyun oynamak veya
hayvan otlatmak hoşuma giderdi. Burada kızıl çamur vardı, ben
bu çamurla çokça oynar, çamurdan arabalar yapardım. Çokta
güzel arabalar olurdu. Kuruyunca evin kenarlarına dizer
seyrederdim. Yaptığım arabalar güzel olacak ki misafir
gelenlere birer tane verilirdi bana sorulmadan. Olsundu, ben
yine yapardım. Ağlamam boşunaydı. Ben yine uğraşır,
arabalarımı yapar, kırık camlardan da arabalarıma cam
yapardım. Böylece gerçeğine çok benzerdi arabalarım. Bu el
becerilerimin ileride çok yararını görecektim.
Bazen odun yapmak
için topluca ormana giderdik. Ama taşımaya hayvanımız yoktu.
Lütfü’ün Mahmut’la oduna giderdik. Katırıyla bazen bize de
odun getirirdi. Kadınlar da sırtlarıyla taşırdı odunları.
Böyle bir günün akşamı eve getirilen odunları yarmak hoşuma
giderdi. Gürgen çabucak yarılırdı. Kütüğün üstüne gürgeni
yatırdım. Baltayı salladım. Balta bana göre çok ağırdı. Odun
hemencecik yarıldı. Baltanın hızını kesemedim. Balta bu hızla
ayağıma çarptı. Lastiği kesti, ayak başparmağımı tırnağın
altından ikiye böldü. Korkudan kimseye söyleyemedim. Ayağımı
kendim sardım, bir iki gün içinde de çabucak iyileşti. Ondan
sonra baltanın ne olduğunu öğrenmiş oldum.
Bazı günler oyunumuz
at binmek üzerine olurdu. Çadır Düzü kalabalık değildi. Boş
alan çoktu. Atlar çıplak salınırdı araziye. Bazen Mahmut’a çok
ısrar ederdik, o da bizi kıramaz ata sırayla binerdik. Ama
düşeceğiz diye korkardı Mahmut, süreyi kısa tutardı. Biz de
kendisine kızardık.
Pazarlıktan gelişte
Çakmak’ın Hafız’ın evi karşılardı bizi. Amcamların evi vardı
onun arkasında, Lütfü Amcaların evi onun yanındaydı. Bizim
arkamızda Ali Dayımların evi, üst tarafımızda ise Kemer
Ali’nin Mustafa’ların evi vardı. Aşağıya doğru diğer evler
sıralanırdı. Tam orta yerde ise mektep vardı. Hocası olursa,
sübyan mektebi olarak işlev görürdü. Mektebin Hocası da
çoğunlukla Muhammet Abim olurdu. Bazı çocuklar çok küçük olur,
altına kaçırırlardı. Ailesine haber verir, temizlik yapılana
kadar da oyun oynardık. Çocuklar arasında en kalabalık olanı
Onbaşının Engin’in kardeşleri gelirdi. Kalabalıktılar. Hele
bir ikiz kardeşleri vardı, tombişler. Bizler de çok severdik.
Bugün görsem tanımam bebeleri. Gülperi Abla’nın da bütün işi
kardeşlerini bakmaktı. Babaları Alamancıydı. Bu yıllarda
başlamıştı Almanya serüvenleri. Sonraları Hollanda’da olduğunu
öğrendim.
Cuma günleri pazar
kurulur, biz de gezmeye giderdik. En büyük zevkim dondurma
yemekti. Kar ve buzların arasında duran bir kaptan 25 kuruşluk
dondurma aldık mıydı keyfimiz tamam olurdu. Bazen öğleden
sonra bir dondurma daha alırdım, para bulduğumda. Haftalık
yağımızı satar, gereksinimlerimizi alırdık. Yağ satmak için
Acak Ali Amca’yı tercih ederdik, çoğunlukla. Bazen başkaları
biraz fazla verirlerdi, ama biz köylümüzü tercih ederdik.
Kadirga Pazarlığını gezmek ve sergileri izlemek büyük bir
zevkti. Çeşitli satıcıları görmek ve şans oyunlarını tanımak
burada başlamıştı. Oynamazsak ta seyrederdik.
İlk yılımda anımsadıklarım bunlardı.
1965 yılında yine
Kadırga’ya gidecektik. Yoldan gidecekler uğurlanmış, biz ise
yine arabayla gidecektik. Ama bu sefer Ören Köyü’nden arabaya
bindik. Meçeluğun Asım’ın arabasına bindik. Üstü açık bir
kamyon. Bu sefer yolumuz düzgündü ama uzundu. Kamyon Trabzon
üzerinden Maçka ve Zigana yolu’ndan gidecekti. Trabzon
geçilirken kamyonun üzeri örtüldü, geçtikten sonra açıldı.
Zigana geçidinden sağa dönerek yayla yolunu tuttuk ve yaylaya
vardık.
Günlerimiz bir önceki
yıldan farksızdı. Komşularımıza kavuşmuş, yayla günlerinin
tadını çıkarıyorduk. Taşoluk Boğazı evimizin olduğu yere
bakardı. Gelen arabayı ilk biz görürdük. Araba tanıdıksa
karşılamaya çıkardık. Hele de köyden gelmişse arabanın
etrafını sarardık. Bize ait yük yoksa da diğerlerine gelen köy
meyvelerinden nasibimizi alırdık. Bu yılda Elmasu Mehmet Dayım
bir araba almış, seferlere başlamıştı. Önceki yıldan Hatsinu
Mustafa Amcam’la Kaptan Hüsnü ortak bir araba almışlardı.
Beşikdüzü Öğretmen Okulu’nun çift kabinli kamyonunu. Daha
öncesinden bir Amerikan arabası almışlardı. Her
hareketlerini takibeder seyretmeye doyamazdık. Nasılsa yaylada
vaktimiz boldu. Lastik değiştirmeyi, yapıştırıp onarmayı
onlardan öğrenmiştik. Ama şimdi tatlı bir anı
belleklerimizde.
Yayla sezonunda evin
değişmeyen elemanı her zaman bendim. Otlar kazılırken, fındık
toplanırken sürekli değişim olurdu, ama ben değişmezdim. Köye
gitmeyi çok isterdim nedense ama bir türlü olmazdı. Sezon
sonunda giderdim köye.
Yayladan her zaman en
son çıkan kafilede olur, döndükten kısa bir zaman sonra da
okula başlardık. Çok severdim okulu, hayvan gütmek yoktu,
arkadaşlar vardı. Ayrıca da bol bol oyun oynardık.
1966 yılı yayla
sezonunda yine Kadırga Yaylası’na gidecektik. Bu sefer büyümüş
11 yaşına gelmiştim. Artık ben de yoldan yaylaya gidecektim.
Çok sevinmiştim bu karara. Hazırlıklar yapılıyor, bu sefer
ben de katılıyordum hazırlıklara. Mayıs ayı gelende, okullar
tatil olmuş, karnelerimizi almıştık. Ben 5. sınıfa geçmiş,
yayla yolculuğuna hazırdım. Önce inekler yıkanır,
temizlenirdi. Hayvanlar üşümesin diye sular kaynatılırdı.
Temizlik bitince, ineklerin süsleri ve çanları hazırlanır.
Yolculuk günü boyun ve alınlarına asılırdı. Ayrıca yolculuk
sırasında kullanılacak olan dastar ve yorganlar da hayvanların
sırtlarına bağlanırdı.
Köyün tüm yaylacıları
aynı gün yola çıkacaklardı. Sabah erkenden yola çıktık.
Amcamlar da bizimleydi. Dörder ineğimiz vardı. Birlikte yola
çıktık. Ütük’ü geçtik. Gidiyoruz. İnişdibi’ne varınca zorlu
bir yokuş bizi bekliyordu. Karşıdan bakıldığında kıvrılan
yolda sıra sıra insan ve hayvanlar sanki ipe dizilmiş gibi
gidiyorlardı. Molalarımız kısa olurdu. Kervanbaşı bağırır,
herkes sırayla yola koyulurdu. Öğle sıraları Sis Dağı’na
varmıştık. Bu sefer obaya uğramadan kenardan, Erkek Su önü ve
Örümcek Boğazı’ndan yolumuza devam ettik. Obadakiler bize el
sallamışlar iyi yolculuklar dilemişlerdi.
Sis Dağı Pazarı’na
vardık. Yola devam edilecekti. Bu sefer yolumuz inişti, Şıh
Kıranı’ndan geçtik. Gökçeköy’e vardık. Akşam olmuş,
Gökçeköylüler bizi karşılamaya hazırlanmışlardı. Herkes bir
evin avlusunda mola veriyor, kalacak yerler hazırlanıyor,
hayvanlarımıza otlar getiriliyordu. Sağılan sütler
kaynatılıyor, ev sahipleriyle paylaşılıyordu.
Yorgunluktan hemen uymuş,
sabahleyin erkenden kaldırılmıştık. Hayvanlar sağılmış,
sütlerimizi içmiş, karnımızı doyurmuş olarak yola hazırdık.
Gökçeköy arkamızda
kalmış Murat Suyu’nun yokuşuna tırmanmaya başlamıştık.
Yolculuk hoşuma gitmesine karşılık yorucu oluyordu.
Sazalanı’na vardık. Yolculuk yavaşlamıştı. Neden diye
sorduğumuzda gece mola verilecekti. Şaşırmıştım. Ev dışında
ilk defa mola verecektik. Nerede kalınacaktı? Fındık
harmanındaki sayvanda yatırılmayan bizler, arazide geceyi
geçirecektik. Çok şaşırmış ve de korkuluydum. Yavaş yavaş
Erikbeli Yaylası’na vardık. Amcamın Şakir bizi bekliyordu.
Oraya arabayla gelmiş. Biz çocuklar orada kaldık. Hayvanlar ve
onların başında büyükler devam ettiler. Mola yerinde herkes
kendine uygun bir ağaç altı bulmuş, geçici barınma yerlerini
hazırlamışlar.
Biz o geceyi Amcamın
Şakir’in gözetiminde ve yanında beraber bir otelde kaldık.
Sabah erkenden kalkıp, hayvanların yanına vardık. Biz gelene
kadar onlar da toplanıp yola hazırlanmışlar. Ateşler yakılmış,
sütler kaynatılmış, karnımızı doyurduk, yola çıktık. 3. gün
yolumuz kısaydı. Geç te olsa obaya varırdık. Ama gelenek
böyleymiş. 3. gün hep birlikte obaya girilecekmiş. Yola
çıktık, Kefli Oba’sını geçtik. Tepeden yola devam ettik,
Kızılağaç Obası’nı geçtikten sonra Ali Düzü’ne vardık. Obada
oturanlar oba yönüne döndüler. Biz de Çadır Düzü’ne doğru Ören
Obası’nı dolanarak vardık.
Obaya girişimiz
görülmeye değerdi. Herkes evine kavuşmanın heyecanını
yaşarken, hayvanlar da yolculuğun sonuna vardıklarını
anlamışlar mıydı ne. Bağırışıp koşturuyorlardı çimenliklerde.
Biz de evlerimizi açmış, eksiklerini tamamlamak ve temizlik
yapmakla uğraşıyorduk. Akşam olmuş işler eksiğiyle
tamamlanmış, evlerimize çekilmiş kendi evimizde olmanın
sevincini yaşıyorduk.
Bu sefer yaylaya
yoldan gelmiş (karadan ilk ve son yolculuğum budur) ,
yaylacılığın bütün detaylarını yaşamıştım. Yorucu da olsa
güzeldi yolculuk. Gökçeköylülerin misafirperverliği halen
aklımdadır. Bu köyden ne zaman geçsem tanıdık gelir insanlar
ve yollar sanki. Ama eski yollar kalmamış ki. Yine de severim
o dağları.
Yayla günlerimiz
aynıydı. Ali Dayımların evine Manavun Arifler kiracı
gelmişlerdi. Tek değişiklik onlardı. O yıl kaçırmıştı Arif,
Huriye’yi. Çocuk aklımızla ne olduğunu bile bilmiyorduk.
Her yıl köyümüzün
otçusu gelirdi. Köyümüzde kemençeci yoktu o yıllarda.
Dışarıdan tutulurdu. Oynaya oynaya gelirdi otçular. Bizler de
karşılamaya giderdik. Eski oyuncular döktürürdü oyunlarını.
Asıl oyuncuların arasına giremezdi usta olmayanlar. Atı
olanlar eyer vurulmuş atına biner, giderdi otçuyla. Biz de
imrenerek bakardık otçu kafilesine. Çokça mermi atılırdı o
yıllarda, biz de boş kovanları toplar satardık. O zamanlar
para ederdiler. Bir de otçunun arasında sarhoşlar olurdu,
sıkça rastlanırdı sarhoşlara. Temmuzun üçüncü cuma günü
pazaryerinde otçuların finali olur, horonun en büyüğü o gün
kurulur ve en hızlısı oynanırdı. Topluca seyre gidilirdi.
Yorulana kadar tepilirdi horon. Yaylamızın en büyük şenliği
Otçu şenliğidir. Hala her yıl aksamadan yerine getirilir. O
yıllarda köyler ayrı ayrı yaparlardı şenliğini. Ama sonraları
birleşerek, daha katılımcı ve daha görkemli horonlar tepilmeye
başlandı.
Aynı yılda çıkan
olaylarda atmıştık köprüleri Ören Köyü ile. Çıkardıkları olay
kendi başlarına çorap örmüştü. Bizi atmak istiyorlardı
yayladan. O yıllarda muhtarımız Kazım Öztürk’tü. Sempatik
davranışları, türkücülüğü ve aklıyla sevdirmişti herkese
kendini. Plak bile çıkarmıştı o yıllarda. Olay çıktığı gün
Tonya üzerinden yaylaya geliyordu Muhtar ve beraberindekiler.
Ören obasının yanından geçmesin diye Muhammet Abim oba
üzerinden gelenleri karşılamaya gitti ve gelenler doğrudan oba
üzerinden geldiler de Ören’lilerin eline düşmediler. O yıl
olanlardan çok çekti köylülerimiz ve Ören’le köprüler de
atılmış oldu. Sonucun da da yayla davasını kazanarak, Kadırga
Yaylası’nın sahibi biz olduk.
Güzeldi Kadırga.
Taşoluk suyu, Oruçbozan suyu yaylanın vazgeçilmezleridir.
Bugün bile gittiğimde suyuna, havasına, tadına doyamadan
ayrılırım Kadırga’dan. Pazarlık yakın olduğundan başka
günler de giderdik pazarlığa. Köylülerimizin kahvehanesi
olurdu. Ağasarlılarla paylaşırdık kahvehanelerimizi. Yaşımız
küçük olduğundan fazla kabul görmezdik kahvehanelerde. Yaylaya
yeni gelen her kişi günün konusu olur, yaylaya değişim
getirirdi. Devamlı kalanlar için öyle idi.
Bu üç yıldan sonra
yaylacılık günlerimiz de bitti. Bir daha göçle gidemedik
yaylaya. Benim de okul yıllarım başladığından hayvanları
bakacak kimse yoktu. Yani yayla çobanlığım bitmişti. Yaylaya
gidemediğimizden de evimizi satmış, kapatmıştık Kadırga
defterini.
Defter kapanmıştı
kapanmasına da, çıkmadı aklımızdan Kadırga. Ne zaman varsam
oralara yaylayı görmeden dönemem. Bir günlüğüne de olsa
çıkarım oralara. Çocukluğum aklıma gelir ağlamaklı olurum.
Neredeyse taşlarını bile ezberlemişiz diye düşünürüm.
En son 2005 yılında
Şakir Abim’le gittik yaylaya, bir akşam kaldık. Pazarlığa
vardığımızda vakit geçmiş, dağılmaya başlamıştı yaylacılar.
Biraz sonra herkes dağıldı, kalan manzara tam bir çevre
felaketi. Her taraf naylon ve ambalaj atıkları ile doluydu.
Pazarlıkta vergi alanlar nedense temizleme işinde yoktular.
Gördüğümüz manzara bizi şok etti sanki. Çadır Düzü’ne indik.
Sular kaybolmuş, hepsini evlere bağlamışlardı. Sulara bile
ambargo koymuşlar, hayvanlara bile bırakmamışlardı. Bu değildi
bizim zamanımızın Kadırga Yayla’sı.
Başkanı beklerken Hayri Aydın öğretmenle karşılaştık.
Babası Hayrullah Abi’nin yanına gittik. Sırgan ve yoğurdunu
yedik. Akşama Başkan’ın evinde kaldık. Sabahleyin Ali Düzü
yönünden Erikbeli’ne doğru yola çıktık. Sazalanı’na vardık.
Etrafa baktıkça şaşkınlığımız daha da artıyordu. Yaylalar
betonlaşmış, çevre kirliliği sorumsuzca çoğalmıştı. Nüfus
artışı, sorumsuzluk yiyip bitiriyor güzel yaylalarımızı.
Sisdağı’na vardık.
Kirlilik orada da aynı. Gene de gezdik, taflan yoktu o yıl
ama. Zonguldak’tan getirmişlerdi. Horoncuları seyredip düştük
yola. Yürüme gittiğimiz yerleri artık arabayla gidiyorduk.
Günümüzün otçuları da arabayla gidiyorlar artık. Değişim her
yerde olmuş gibi...Yaylalar yayla olmaktan çıkmış mıydı acaba
diye düşünmedim değil. Ama yine de çocukluğumun yaylaları daha
güzeldi.
Ben yine hayalimdeki
yaylayı düşüneyim, siz mi.. Biraz o günlere gidebildinizse ne
mutlu bana.
|
|
DÖNDÜKIZI
YENGEM
Babam marangoz ustası
olmasına rağmen,
kasaplığı da vardı.
Haftanın belli
günlerinde cami
yanında hayvan
kesilir, satılırdı.
Kesilen hayvanlar
köyümüzün hayvanları
olurdu. Babam, Döndükızı yengemden
bir inek almış.
Hayvana değer
biçilmiş,
kararlaştırılmış,
pazarlık yapılmış,
inek satın alınmış
ve inek kesilmiş.
Etleri satılmış. Ama
evdeki hesap çarşıya
uymamış. İnekten çıkan
et miktarı fazla
olunca kar da fazla
olmuş.
Bu
durum babamı rahatsız
etmiş. Fazla karı
cebine atamamış. İşi
bitirince yengemi
ziyarete giderek fazla
karı vermek istemiş.
Yengem kabul etmemiş.
Pazarlığımız bu demiş,
parayı kabul etmemiş.
Babam da haksız kazanç
parasını cebine
atamamış. Ne yapalım
derken, ortak bir
çözüm bulmuşlar.
Çözüm. Sözü edilen
fazladan karı
paylaşmışlar. Herkes
payını kabul etmiş,
helalleşip
ayrılmışlar. İşi de
tatlıya bağlamışlar.
Kaynak Kişi: Hüseyin ÖZTÜRK
(çöp)
|
|
 |
|
 |
|
|